Personalizm - Kişiselcilik

Personalizm (Kişiselcilik, Kişilikçilik)

İnsan kişiliğini evrensel yapıda en üstün ve en gerçek değer olarak ilerisi üren idealist ve dinsel akım. Kişicilik ve kişiselcilik deyimleriyle de dile getirilen ve kimi sözlüklerimizde Türkçe yazımıyla da kullanılan personalizm terimi ilkin 1863 yılında Amerikalı düşünür Brenson Alcot tarafından ileri sürülmüştür. Daha sonra bu deyim 1901 yılında Fransız düşünürü Renouvier tarafından kullanılmıştır.
Bireysel insanı en üstün evrensel değer olarak yüceleştiren dinsel ve idealist bir anlayışı adlandıran bu terim, aynı zamanda kişisel bir tanrıya inanma eğilimini, yaşamsal ve tarihsel gelişmeyi kişiliğin oluşmasıyla açıklayan törebilim ve tarih felsefesi anlayışlarını, insanı karşılıklı kişilik ilişkilerinin belirlediğini ileri süren idealist öğretileri de adlandırmaktadır. Terim, özellikle Alman düşünürü Teichmüller tarafından 1889 yılında tanrıyı kişileştiren öğretileri dile getirmek için ileri sürülmüştür. Kişiyi en üstün deşer olarak yüceleştiren ve tanrıya bağımlı kılan anlayışın Amerika'daki kurucusu P. B. Bowne (1847-1910)'dur. R. T. Flewelling'le E. S. Brightman başta olmak üzere G. W. Howison, M. W. Calkins, A. K. Knudson onu izlemişlerdir.
Renouvier 1902'de, Mounier 1946 ve 1950'de yayımladıkları yapıtlarına bu adı vermişlerdir. Her üç öğreti de insan kişiliğini, evrensel yanı içinde en üstün değer olarak görür ve kişisel özgürlüğünü tanıtlamaya çalışır. Renouvier'e göre insan kişiliği, bu kişiliğin dışındaki her türlü değerden üstündür. Kişilikler, birbirlerine indirgenemeyen ve birbirlerinden kökten ayrı bulunan bireysel değerlerdir. Kişiliklerin ortak yanı sadece algı ve iştahlanma güçleridir. Buysa, Tanrı'nın varlığını tanıtlar.
Kişilik, kendi kendilerini gerçekleştiren edimlerin bir düzen sistemidir. Kişilik, evrenin bütün varlık biçimlerinden üstündür. Öyleyse kişi, evrenin bir parçası değildir. Kişinin bu yalnızlığı, Tanrı düşüncesini gerekli kılar. Geist, kendisini bütün varlıklardan üstün kılmak suretiyle içine düştüğü yalnızlığa bir sığınak bulmak zorundadır. Öyleyse Tanrı bilinci, kişiliğin kendisini gerçekleştirmesidir.
Görüldüğü gibi, her üç kişilikçi öğreti, yanlış bir temelden yola çıktıkları için sonunda zorunlu olarak öznel idealizme varmaktadırlar. Her üç Öğreti de nesnel gerçeğin insansal değeri yok ettiğini sanır ve nesnel gerçekten kurtulmaya çalışır. Avrupa'da ve Amerika'da manevi cihazlanma vb. gibi idealist derneklerin kurulmasına yol açan bu akım, toplumu, bireysel kişiliklerin bir toplamı sayar ve dünyanın değiştirilmesi yerine, kişinin değiştirilmesini koyar.


Amacı kâinatı ve insanı, kısaca "varlık"ı bilmek ve açıklamak olan felsefe nin menşei konusunda değişik görüşler vardır. Bir kısmına göre felsefe sistemsiz bir şekilde de olsa Doğu'da, diğerlerine göre ise "Yunan mucizesi" olarak Batı Anadolu'da Milet şehrinde Thales ile ortaya çıkmıştır. Bu iki farklı görüşü Niestsche şu şekilde uzlaştırmaktadır:

"Yunanlılara tamamen yerli (otokton) bir kültürü maletmek kadar delice bir düşünce de olamaz; onlar, kılıcı, başka bir milletin bıraktığı yerden alıp ileriye atmasını bildikleri içindir ki, bu kadar ilerlemişler."

İlkçağ'da kosmos'u (kâinat) kendilerine konu yapan kosmolojik dönemin filozofları Fisagorcularla dolaylı da olsa Parmenides müstesna insan problemini ele hiç almadılar. Anthropolojik dönemde felsefenin konusu artık anthropos (insan) oluyor. Sofistlerden Protagoras "insan her şeyin ölçüsüdür" (Panton Krematon Metron Antropos) sözü ile aslında insanı incelemekten daha çok kendi şüpheci bilgi nazariyesini açıklamaya çalışıyordu. Sokrates, düşüncesi ve yaşayış şekliyle insanlara insanlığı öğretip, kendilerini tanımaya yardımcı oluyordu. Bundan dolayı, kendisi için felsefeyi gökten yere indiren filozof denmiştir. Sokrates'in öğrencisi Platon, ve onunda öğrencisi Aristoteles kosmos'un yanı başında anthropos'u da araştırarak kendi sistemlerini kurdular.
Platon, insanın doğuştan her şeyin ideasini bildiğini söylediğinden idealizmin ilk kurucusu olarak kabul edilebilir. Ayrıca, ideler aleminin gerçekten varolduğunu (tartışma konusudur) söyleyerek Ortaçağ'da polemiği yapılacak olan realizmin de ilk taslağını çizen filozoftur. Aristoteles ise, özellikle bilgi teorisi konusunda tikelden kalkarak genele yükseldiğinden çok tenkit edilmiş olmasına rağmen ilk deneyci (empiriste) düşünürdür. Böylece, yukarıda söylenildiği gibi , ortaçağda ki kavramlar tartışmasında realizmin en büyük muhalifi olacak olan Nominalizmin (adcılık) ilk tohumlarını Aristoteles'te gördüğümüzü söyleyebiliriz. Ayrıca, Nominalizmin idelazimin zıttı olan materyalizme yakınlığı ileri sürülebilinir.
Felsefe tarihi zıt iki büyük sisteminin; idealizm ile materyalizmin değişik anlatımları, veya bu ikisinin uzlaştırılma çabası ile doludur, idealizmin, Fichte'nin deyimi ile " ben ", materyalizm ise "ben olmayan"a öncelik verir.
"Düşünüyorum o halde varım" diyen Descartes'a "varım o halde düşünüyorum" şeklinde cevap veren Gassendi, esasında XVII. yüzyılda Descartes'in idealizmine karşı materyalizmi savunuyordu. XVIII. yüzyılın aşırı rasyonalizmi XIX. yüzyılın positivizmi ile mutlak determinizmini hazırladı. Positivizm determinizim ilkesi ile bütün problemleri çözebileceğine inanıyordu. Positivizmin kurucusu olan Auguste Comte, 1851 yılında dostu Tholouze'a söyle yazıyordu: " şundan eminimki 1860'tan önce Notre-Dame'da Pozitivizmi gerçek ve mükemmel bir din gibi vazedeceğim" Fakat, aynı Augusta Comte, 1854 tarihinden itibaren her cumartesi hırstiyanlık usulüne göre ibadetini yaptığı Paris'teki Saint - Paul Kilisesinin önünde, vefatında birkaç dakika cenazesinin durdurulmasını vasiyetnamesine ilâve etmekten kendisini alamıyordu. 1857 yılında bu isteği yerine getirildi. Aynı yıllarda Rus edebiyatçısı Tolstoy "Tanrım bana iman ver ki, onu bulmaları için başkalarına da yardım edeyim" şeklinde Tanrı'ya dua ediyordu. Şu halde , Positivizm de determinizm ilkesi ile her şeyi çözemiyordu.
Karl Marx'a göre insanın varlık sebebi, varolma hakkı, yalnız toplumun maddi faydacılığı içindir. Marksizmde insan için iki türlü uğraşı vardır; biri sınıf kavgası adı verilen insanın insan ile, diğeri ise iş diye adlandırılan insanın tabiat ile olan kavgası Marksistlere göre bu iki kavganın neticesinde insanlığın kendisi ile uzlaşması ortaya çıkacak, ve insan tabiata olağanüstü bir şekilde egemen olacaktır. Marksist insan işçi insandır. Marksizmde iş ve üretim taassubu yani, tabiata egemen olma ve dünyayı fethetmek taassubu vardır. Marksistler için tek bir politik parti vardır, o da komünist partidir. Marx'a göre çeşitli sosyal sınıfları bulunan devletlerde birçok partilerin mevcudiyeti normaldir, çünkü, her bir parti temsil ettiği sosyal sınıfının hakkını koruyacaktır. Oysa, yine Marx'a göre, gerçek demokratik rejimlerde, sosyalizmin kuruluşundan sonra artık yalnız tek bir parti olur. Zira, pratik olarak çeşitli sınıflar artık söz konusu değildir. Bundan böyle partinin dışında hiç bir gerçek yoktur. Toplumda gerekli olan sosyal değişiklikleri artık yalnız bu parti gerçekleştirilebilir. Ferdin görevi böyle bir politik parti için kendini feda etmektir. Bu anlayıştaki politik partilerde fertlere tanınan biricik hürriyet te partiye üye olma ve katılma hürriyetidir.
Kendi kendine açılma ve kendini anlatma anlamında olan Fransızcadaki "exister" fiilinden türetilmiş olan egzistansializmin (varoluşçuluğun) esas problemi;

Benim için varlık, başkası için varlık nedir?
Bütün varolanların varlığı nedir?
Genel olarak varlık nedir?

sorusudur.
Kaçınılmaz ölüm problemi ile ilgilenen ve bu problemin ortaya koyduğu sıkıntıların şuuruna varan inkarcı voroluşçulara göre insan gücünü ve anlamını Tanrı'dan değil, kendi iç benliğinin yaşamında bulmalıdır. Oysa, böyle bir insan yeryüzüne atılmış zavallı bir mahluktur.Kısaca değinildiği gibi Marx'in koyu materyalizmi ile varoluşçuların sübjektif felsefeleri "insan" problemini çözemediği gibi Kierkegaard ile Nietzsche'nin felsefeleri de, çözülmesi zor hatta imkansız olan bu meseleyi çözemiyorlar, ve XX. yüzyılın insanını ekonomik ve ahlâki bunalımdan kurtaramıyorlar.
Batı'da Amerikan borsaların iflası ile ortaya çıkmış olan 1929 yılının büyük ekonomik bunalımından sonra Fransa'da "İnsan problemi"ne yeni bir yaklaşım getiren başka bir görüş ortaya atıldı. Marksizm ile varoluşçuluğu uzlaştırmaya çalışan bu görüş "Personalizm"dir. Bu görüşün sahibi olan Emmanuel Mounier (1905-1950), dostları ile birlikte 1932 den itibaren çıkarmağa başladığı "Esprit" dergisinde ve kendi eserlerinde personalizminin temel unsurlarım anlattı.
Mounier'ye göre materyalistler maddi hayatın manevi yönünü, spiritualistler ise manevi hayatın maddi yönünü unutuyorlardı. Oysa, "Bir kişi, hiçbir zaman bir başka kişi veya toplum için araç olarak ele alınamaz" ve "Hayatın ve varlığın anlamını yitirdiği umutsuzluk felsefesi" olan varoluşçulukla da "insanın kendisi ve tabiat ile olan uzlaşması" açıklanamaz. Hulâsa; personalizm individualizm ile aşkınlığı ve iç âlemi unutan metaryalizm ve ruh hakkındaki gevezeliklerle sosyal imkanlar gerçeğini örten spiritualizminin muhalifidir.
Mounier personalizminin gayesi sübjektiviteyi inkar eden Marx ile objektiviteyi önemsemeyen Kierkegaard'ı uzlaştırmak değildir. Ayrıca, Mounier XX. yüzyılın gayretinin materyalizm ile egzistansislizmin uzlaştırmak olmadığını, onların artık karşı karşıya gelemedikleri yerde, birlikte çıktığı kaynağa doğru, her ikisinin de uğradığı farklılaşmaları aşarak uzlaşmak olduğunu söylüyor.

"O halde personalizm, ne materyalizmde ne de sübjektivizmde donuklaşmıyarak onların kıskaçları altında çağdaş iki başkalaşıma karşı eksiksiz olarak insanın uzlaşmaya doğru yönelmesini istemektedir."

Kısaca, Mounier'in yapmak istediği şey realizm ile idealizmi uzlaştıran bir humanisma'yı bulmaktır.
Felsefe Tarihinde değişik filozoflar tarafından farklı anlamlarda kullanılmış olan personalizm, Mounier'de özel bir ifade taşımaktadır. Alexis Carrel'in deyimleriyle söyleyecek olursak; Mouier, personalizminde. insanın tekrar yücelmesi için onun kendini yeni baştan inşa etmek zorunda olduğunun farkındadır ve bu yenileşmeyi acı çekmeden insanın yapamayacağını, çünkü onun (insan) hem mermer, hem de heykeltıraş durumunda olduğunu bilmektedir.
Mounier fert (individu) ile kişi (personne) kelimelerine değişik anlamlar vermektedir. Kişi, kendisini ön plana çıkarmayıp, başkasına uyabilen bir varlık olduğu halde, Mounier'ye göre fert, bencilce bir güvence isteyen, kendi üzerine dayanan, başkasından ayrılan, ayrılmakla kalmayıp başkasına karşı koyan kapalı bir varlıktır.
Etrüsk kaynaklı "Phersu" kelimesi Lâtincede "Persona" şeklini almış, oradan Fransızcaya "Personee" şeklinde geçmiş. Lâtincedeki "Persona" kelimesi uzun zaman "maske" anlamında kullanılmış, daha sonra maske giymiş bir tiyatro oyuncusunun sahnede oymadığı "rol" anlamında kullanılmış. Bu kelimenin Arapça karşılığı olan "şahasa" Türkçeye "kişi" anlamındaki "şahıs" şeklinde geçmiştir.
Kişi, önceden olmuş bitmiş bir şey değildir. O, bir eseri ortaya koyarak kendini bulur ve olgunlaşır. Bu olgunlaşmada da kişi bir san'at eseri, zamanla icra edilen bir senfonidir. "Kişi, taşınmayan bir bina değildir, o, devam eder, hayatı boyunca kendini sınar. Gerçeği söylemek gerekirse o, taşınmayan binadan daha çok müziğe ait bir gelişmeye benzer, çünkü o, zaman dışında kendini göstermez" Kişi yalnız kendisine bakılan ve parçalara ayrılan bir eşya değildir. O, objektif dünyaya yeni bir yön vermenin bir odak noktası olduğuna göre farklı sahalardaki oluş biçimlerini aydınlatmak için kişi tarafından oluşturulmuş dünyada bize çözümleme yapmak kalıyor. Şurası unutulmamalı ki kişilerin değişik alanlardaki oluş biçimleri aynı gerçeğin farklı sonuçlarıdır. Her bir kişinin sürekli olarak başkalarıyla ilişiği vardır. Kısaca, kişi yalnız başkasına yönelmiş olarak vardır, başkalarının aracılığı ile kendini tanır ve yalnız başkasında kendini bulur.
"Kişi" kelimesinin anlamını "fert" kelimesinin anlamından kesinlikle farklı gören Mounier felsefesi "Başkasının bakışı şeklimi obje olarak değiştiriyor ve ben sıra ile onu objeleştirerek kendimi koruyabiliyorum" ve "Cehennem başkalarıdır" gibi düşüncelerin sahibi olan inkarcı varoluşçu J. P. Sartre'ın felsefesi gibi pesimist bir felsefe değildir. Aksine, Mounier'ye göre bakışın varlıkların ve eşyanın hareketini tayin etmek için önemli bir yeri vardır, fakat, beni eşya yapacak kadar değil. Bu önemli yardımın arkasında bakış, kişisel varlık üzerine direkt açılan bir penceredir, kişiden kişiye olan yardımlaşmanın ana yoludur. Beni eşyalaştırmayan başkasının hazır oluşu çoğu zaman iyiliğin kaynağı ve kuşkusuz ortaya koyma (yaratma) ile yenilenme için zorunludur. Mounier, karamsar J. P. Sartre gibi kişiler arasında aşılması zor engeller koyar. Mounier'ye göre başkalarının dünyası eğlence bahçesi değil, aksine kişi için ilgi ve kendini aşmada bir ölçüdür. Egoizmi zayıflatmanın bir yolu da başkasını düşünmektir. Egoist bir fertte ise içgüdünün bir türü de etrafındakileri kendisine basit bir ayna gibi eşyaya indirgemeye ve onları sürekli olarak inkar etmeye veya zayıflatmaya yarar. Kişi yalnız başkasına yönelmiş olarak vardır, başkası aracılığı ile kendini tanır ve yalnız başkasında kendini bulur. Kişi, yaradılışı ve yönelişi gereği olarak sevgidir.
Kişi anlamındaki "personne" kelimesi karakter anlamınada gelir. Kişi tarif edilemez, çünkü yalnız insanın dışında olan ve insanın bakışına muhatap olan şeyler tarif edilebilirler. Oysa ki, kişi bir obje değildir.

"Kişi ne başka şeyler gibi dışarıdan tanıdığımız bir obje, ne de dünyanın olağanüstü şeyidir. O, tanıdığımız, aynı zamanda içeriden şekillendirdiğimiz tek gerçekliktir. Her yerde vardır, hiç bir şeyle sınırlanmamıştır."

"Matematikçilerin yanılgısı, Engels diyor, bir ferdin yalnız bütün insanlığının sürekli tekamülünde yapılabildiği şeyi ferdin kendi adına gerçekleştirebilire inanması oldu. Bizde cevap veriyoruz ki, marksizmin ve faşizmin yanılgısı her insanın şahsi aleminde tek başına üstlenebileceği ve üstlenmeye mecbur olduğu şeyi, milletin veya devletin veya insanlığın kollektif olgunlaşmasında üstlenebilir ve üstlenmeye mecbur olduğuna inanmalarıdır."

Personalist psikolojinin amacı yalnız "insanı incelemek" değil "insana hizmet götürmek" olduğundan Mourier Psikoloji ilmine değişik açıdan bakmaktadır; uzun zaman, yanlış bir şekilde Psikoloji saf, tarafsız bir ilim gibi gözönünde tutuldu. Bir başka deyişle, nasıl ki fizik ilmi tabiata ait olaylan inceliyorsa Psikolojinin de aynı yöntemle insanı incelemek mecburiyetinde olduğu sanıldı, ve ilim alanına geçildiği andan itibaren insan varlığı bütün matematik kuralların uygulanabileceği bir eşya gibi ele alındı. Aslında insan varlığı sadece bundan ibaret bir şey değildir. Bunun için insanı değişik kurallara göre incelemek gerekir. Kişi basit bir eşya değildir, o her vakit gözlemlere istenilen cevabı veremez. Şahsi olmayan ve süreçlere, gerçeğin değerlerini bağlamakta ısrar ediliyor ve eyleminden sonra yerinin belirenmesine yeten tasvirin arazları gibi yalnız kişinin belirtileri olarak gözönünde tutulmaya devam ediliyor.
Mounier, personalizminde psikolojiye insanın karekterini inceleyerek başlar. Birçok psikologların yaptıkları gibi insanların karakterlerine göre sınıflanmasına Mounier karşıdır. O, tipolojiye iş aletinin yararlılığını kaldırmak istediğinden değil de "yaşıyan kişinin imkanlarını ve tasvirlerini modellerinde sabitleştirmeyi iddia etmemesini" istediği için sınıflamaya karşıdır. Mounier, personalist psikoloji yapısında önemli olarak gördüğü şu kuralları sıralar:

a) Saf tipler yoktur.
b) Tipler istatistik düzenin gerçekleridir.
c) Tipler sabit kristalleşme değildir.

Mounier için kişiler yalnız bütünü ile şahsi varlığı gerçekleştiremedikleri ölçüde tipiktirler. İnsanı incelerken onun geçmişini de unutmamak gerekir ki, çoğu kez psikologlar bu hataya düşerler. Oysa ki, geçmişin insan üzerinde ağır ve güçlü bir baskısı vardır.

"Bir varlığın psikolojisi geçmişinden ayrılamaz, insan konusunda, gelecekle ilgili bir gayesi olanlar yalnız yaşayan insanların sırlarını çözmek için onu elde bulundururlar, insanın özüne uygun, insanlığın bir arzusunda yalnız insan bilinebilinir."

Mounier, diğer personalistlerin birçoğu gibi kişinin gerçek hürriyetini kişinin düşüncesinde aramaktadır. Personalizm, kişinin hürriyetini onun kendi kendine öz tabii eğilimini bulmak ve hür olarak onu gerçekleştirmek için değişik araçlar kullanmaktadır. Kişide baskıların her türünü kaldıran personalizm, kişinin etrafına bağımsızlığın ve sosyal baskıların şebekelerinde belirli bir garantiyi ve seçimini kolaylaştıran özel hayatın bir kısmını düzenleyerek yerleştirir. Ayrıca, bütün sosyal araçları şahsi sorumluluğun ilkesi üzerine hazırlamak, her birinin seçimine sunulmuş olan bir hürriyet alanında kişiyi kendi kendine eyleme geçebilecek duruma getirmekte Personalizmin amacıdır.
Kişi, toplum içinde başkası ile karşı karşıya geldiği zaman kişidir ve kişiyi sağlam bir şekilde geliştirmek ve geleceğine hazırlamak için toplum düzene sokulur.

"Soyut, bencil ve isteyen individualism, bize yalnız kişinin bir karikatürünü sunar. Kapitalizm ve dikta devletler ise bize yalnız gerçek bir beraberliğin olmadığı bir toplumu teklif ediyor. Bu iki görüşün tersine biz toplum ve kişiliğin gerçek kaynaklarını bulmalıyız ve birini bir başkası ile olgunlaştıran şahsiyetçi ve toplumcu bir rejim yerleştirmeliyiz."

Mounier'nin "Kişilerden biri" (une personne de personnes) adını verdiği personalist toplumda, kişiler kendi gerçek değerlerini bulurlar ve birbirlerine ortak değer yargılarıyla bağlanırlar. "Dünyaya yönelmiş kişinin varlığı" başka kişileri sınırlamaz, aksine ona hayat verir. Kişi yalnız başkasına yönelmiş durumdadır. Kişinin ilk tecrübesi ikinci bir kişinin tecrübesidir. "Sen", "o", ve "biz", "ben"den önce gelir ve "ben"le beraber yol alırlar. Kişi başkası için varolduğu ölçüde varlığını gösterir. Mounier'ye göre varolmak da "sevmektir."
Toplumun kişiye karşı en önemli görevi kişiyi tabiata, başkalarına ve kendisine karşı korumaktır. Bütün bunları, toplum, bünyesini oluşturan kurumlarla, kurumları da kişilerle düzenler. Bazı düşünürlerin ileri sürdüğü gibi toplumun görevi ne kişiye yalnızlığı unutturmak ne de toplum içindeki kişiye yalnızlığı alıştırmaktır.

"Devlet kavramı manevi bir cemaat olmayıp kollektif bir kişidir. Devlet, vatanın, milletin ve kişilerin üstünde değildir. O, toplumların, eğer gerekiyorsa toplumlara rağmen kişilerin hizmetinde sunî ve bağımlı fakat zorunlu bir araçtır."

Mounier'in devleti kişileri ezmeyip, aksine onlara kişilik kazandıran, cemaatler arasında uyum sağlayan, devlete karşı kişilere ve cemaatlara aynı şekilde kişilere ve cemaatlara karşı devlete hak ve görev tanıyan bir devlettir. Ayrıca, bunun üstünde her türlü kontrolü yapan milletin seçtiği yüce bir kurul vardır.
Personalist ekonomide, üretim ve tüketim için kişi hizmetinde olan ekonomik yasalar, ihtiyaçların ahlakından hareket ederek, üretimi tüketici kişilerin gerçek ihtiyaçlarına göre ayarlayıp, tüketimi de şahsi bir faaliyet şeklinde yorumlayıp ona göre düzenlenmelidir.
Mounier'in personalist medeniyeti öyle bir medeniyettir ki toplumu oluşturan kurumlar ve espri, kendini meydana getiren fertlerin her birini kişi (perssonne) gibi olgunlaştırmaya yönelmiştir. Modern dünyanın çöküş sebebi fertlere kişiliklerin verilmeyişindendir. Kişilikleri zayıflamış veya gelişmemiş insanların toplumu vasıfsız bir toplumdur. Bunun için eğitim ve öğretimin toplumda çok önemli rolü vardır.
Mounier, okullarda bütün baskı rejimleri ile, çocuğu önceden hazırlanmış planda donuk geleneğe göre büken, düzenin emri ile hareket eden ve mutlu bir dünyada durgun ve gözetilmiş olarak yetiştirmek isteyen bütün düşüncelere karşıdır. O, fertlerin sorumluluklarını kavrayarak hürriyetin yavaş yavaş kullanılmasına ve hazırlanmasına taraftardır. Mounier'ye göre eğitim ve öğretimde izlenecek yol kişinin yeteneklerini koruyup geliştirmek ve böylece ona kişiliğini bulmasını sağlamak olmalıdır. Ona, zoraki bir baskı ile bir şey öğretmek uygun değildir. Aynı şekilde sınırsız bir serbesti de doğru olamaz. Doğrusu, orta yolu tutarak kişinin kabiliyetlerinin gelişmesi için, ona ölçülü bir hürriyet içerisinde bir şahsiyet kazandırmaktır.
Mounier'ye göre medeniyet şöyledir:

"Dar anlamda medeniyet, insanın kendi bünye ve ortama biyolojik ve sosyal uyumun tutarlı gelişimidir". "Kültür, bilincin genişlemesi, ruh araştırmasında elde edilen (ruh) zenginliği ve uluslararası olma eğiliminde olunmasına rağmen, bir gruba ve bir çaba mahsus düşünme ve eyleme geçmenin belirli bir şekline (insanın) katılmasıdır."

Bu tariflerden anlaşılacağı gibi Mounier medeniyetle insanın adeta dışa yönelip eşya ile uyum sağlamayı, kültürle ise insanın içe dönüp ben ile uyumlu olmayı anlamaktadır. Bu, başkalarının kültür ve medeniyet anlayışından oldukça farklı bir anlatıştır. Bilincin genişlemesi, ruh zenginliği, bir gruba ve bir çağa mahsus düşünme ve eyleme geçmenin belirli bir şekline insanın kendisini ortaya koyarak katılması felsefesidir, edebiyattır, müziktir, resimdir kısaca düşünce ve san'attır.
Değişik çağlarda düşünce ve san'ata yön veren, toplumlardaki üstün güçlerdir. Son 200 senenin Avrupa milletlerinin kültürü genellikle burjuva esprinin ve toplumun damgasını taşır. Bu kültür şekillerinin en fazla kristalleşmiş veya gevşetilmesine doğru inildikçe bu damga daha belirgin olarak görülür.
Burjuva sınıfı her zaman kendi istek ve ihtiyaçlarına cevap veren elemanları bulmakta hiçte güçlük çekmemiştir. Bu elemanların yardımı ile edebiyatı, resim ve müziği kendi gayelerine uygun bir şekilde sokmuşlardır. Bu arada kendilerine hizmet etmeyen san'atkarı da açıklıkla tehdit etmekten geri kalmamışlardır.
Bu, nasıl oluyor? Burjuva, entellektüel ve sanatkâr için hazırladığı imkanlarla onları, -müstesnaları her zaman olmuştur- gerçek hedeflerinden kendi gayelerine yönlendirirler. Entellektüel ve sanatkâr burjuva sınıfını eğlendirmeye başlayınca onlara karşı burjuva sınıfı hoşgörü sahibi olur ve hatta onları ilahlaştırır. Sanatkâr da bu durumdan zevk alarak sanatının en güçlü üstadı oluşuna içten gelen bir sesle sarhoşça inanır ve artık, bu sanatkâr burjuvanın yücelttiği individualisme gönül bağlar. Bunun içindir ki burjuvanın koruduğu hayalin birazı Paris'te sanatkârların toplandığı Montparnasse sokağında bulunuyor. Bu atmosferden kurtulmak isteyen bilinçli sanatkârlar da vardır. Fakat sanatkâra yeniden cesaret verebilecek olan halk, sürekli olarak burjuva dünyası tarafından aşağılanmıştır. Böylece, sanatkâr ve sanatı "insanların hizmetinde olmayan her şey kendisine baskı yapanın hizmetindedir" gibi burjuva dünyasının emrinde olur.
Toplumlarda kültüre yön vermek isteyen bir başka egemen güç, kültürü kollektivitenin bir görevi veya devletin bir tekeli olarak yaymak isteyen marksist ve faşistlerdir. Bunların örneği Sovyet Rusya'da ve Hitler'in Almanya'sında ve de Musolin'inin İtalya'sında görülmüştür. Mounier bu tip kültüre "gemlenmiş kültür" (culture dirigee) adını verir ki kesin olarak böyle bir kültürü reddeder. Faşizm ilk fırsatta maneviyatın üstünlüğüne karşı iktidar üstünlüğünü ileri sürer. Faşizm, düşünmeyi degil de ilerlemekten başka hiçbir amacı olmayan ilerlemeyi kendisine şeref sayar. Musolin'e devlet programı sorulunca "İtalya'ya yönetmek istiyoruz" cevabını verir.
Bir milletvekili kendisine devlet anlayışını sorunca; Musolin "ilahi Gronchi benden devlet tarifi yapmamı istiyor, o yönetmektir demekle yetineceğim" der. Oysa ki, devlet başkanlan böyle bir anlayışta olan milletlerde hiçbir zaman istenilen seviyeye çıkılamaz. Çünkü, baskının san'atı öldtüreceği açıktır. Elbette san'atın gelişmesi için hürriyetin önemi büyüktür.
Mounier ne burjuvanın maskeli kültürünü ne de faşizmin ve komünizmin "gemlenmiş kültürüne" kabul etmiyor. Ona göre personalist kültürün gerçek kaynağı halktır. San'at, Edebiyat üzerine halkın dikkatini çekmek gerekir. Bunu yapabilmek için de önce devlet, kültür araçlarını; bina, laboratuvar, pahalı yayım ve basımları halkın hizmetine sunmalıdır. Eğer halk kültüre yönelmiyorsa, kültürün halka gitmesi, yönelmesi ve onu dürtmesi gerekir ki, bu da devlet eliyle olur. Bu kültür bütün ve birleştirici olmalıdır.

"Kültürel tüketim kültürel yaratmaya dayanır. Kültürel yaratma da hürriyet içinde olgunlaşır."

Hulâsa olarak Emmanuel Mounier'nin Personalizmini şu şekilde özetleyebiliriz:
XVIII. yüzyıldan itibaren gelişmekte olan sanayi ve teknolojinin aşırı büyüme sonucu toplumda kaybolan insanı tekrar bulma ve kişi (personne) yapma gayreti içindeki personalizm, toplumu ve insan değerlerini yeniden gözden geçirmektedir ve bu ikisini birbirleriyle uzlaştırmaya çalışmaktadır.