Nasyonel Sosyalizm Nedir ?

Nasyonal sosyalizm ya da Nazizm, Almanya'da Hitler tarafından kurulan ve temelde ırkçılık, sosyalizm, milliyetçilik, halk ve üstün lider fikirlerine dayanan faşist ideoloji ve yönetim sistemi.
Nasyonal sosyalizm doktrininin ilanı 1898'in Mayıs ayında, ilk teorisyeni Maurice Barrès tarafından yapıldı. Fransız Barrès, sosyalist bir milliyetçilik (nasyonalizm) fikrini, yabancı egemen Almanya'ya karşı, seçmenleri kazanmak üzere yaydı ve sosyalizmin "liberal bir zehir", ancak, nasyonal sosyalizmin, kollektif nasyonalizmin gerçekleştirmenin aracı olduğunu açıklamıştı. Barrès'e göre, işçiler kendi uluslarından işverenlere karşı değil, yabancı işverene, yani Yahudi sermayesine karşı mücadele etmeliydi.
Nasyonal Sosyalizm 20.yy'ın ilk yarısında Almanya'da yayıldı ve iktidara geldi.


Nietzsche ve Nasyonel Sosyalizm
Nietzsche idealist ahlaka saldırmıştır. İyilik ve acımayla alay etmiş ve insancıl duyarlılık altına gizlenen ikiyüzlülüğün ve erkeklik eksikliğinin maskesini çıkarmıştır. Proudhon ve Marx gibi, savaşın yararlı yönünü onaylamıştır. Dönemim siyasi partilerinin çok uzağında, "dünyanın efendileri" aristokrasinin ilkelerini dile getirmiştir. Fırtınalı ve tehlikeli yaşam için tercihini kullanarak bedensel güzelliği ve gücü övmüştür. Liberal idealizmin tersine, bu kesin değer yargıları, faşistleri ona başvurmaya ve anti-faşistleri de onu Hitler'in habercisi olarak görmeye yöneltmiştir.

Nietzsche, şiddete karşı uzlaşımsal sınırların aşılacağı, gerçek güçlerin ölçüsüz yoğunluktaki uyuşmazlıklar içinde çarpışacağı, varolan her değerin maddi açıdan ve kabaca yadsınacağı zamanın yakın olduğunu sezmişti. Sertliği sınırları aşacak bir savaşlar döneminin yazgısını düşündüğünde, ne bu savaşlardan ne pahasına olursa olsun kaçınılması gerektiği, ne de deneyimin insani güçleri aşması gerektiği fikrinde değildi. Ona göre, bu felaketler bile, durgunluğu, burjuva yaşamın yalancılığına, ahlak hocaları sürüsünün mutluluk yalancılığına, tercih edilebilirdi. İlke olarak şunu koyuyordu: Eğer insanlar için gerçek bir değer varsa ve basmakalıp ahlakın ve geleneksel idealizmin hükümleri bu gerçek değerin gelişinin engelliyorsa, yaşam basmakalıp ahlakı altüst eder. Aynı şekilde Marksistler, bir devrimin şiddetini reddeden ahlaksal önyargıların yüksek bir değer (proleterlerin özgürleşmesi) karşısında boyun eğdiğini biliyorlar. Nietzsche'nin olumladığı değerin, Marksizmin değerinden farklı olarak, evrensel değeri az değildir: İstediği özgürlük bir sınıfın diğerleri karşısında özgürlüğü olmayıp, en iyi temsilcilerinin oluşturduğu tür içinde insan yaşamının geçmişin ahlaksal kölelerine karşı özgürlüğüdür. Nietzsche, artık trajik yazgıdan kaçmayacak, bu yazgıyı sevecek ve bunu tamamen isteğine uygun biçimde temsil edecek, artık kendisine yalan söylemeyecek ve toplumsal köleliğin üstüne çıkacak bir insanı düşlemiştir. Bu tür insan, genelde bir işlevle yani insansal olabilirliğin yalnızca bir bölümüyle aynılaşan güncel insandan farklı olacaktı: Bu kısaca, bizi sınırlayan köleliklerden kurtulmuş olacaktı. Modern insanla üstün insan arasında olan bu özgür ve egemen insanı Nietzsche tanımlamak istemedi. Çok haklı olarak özgür olan şeyin tanımlanamayacağını düşünüyordu. Hiçbir şey, henüz olmamış bir şeye yer vermekten ve onu sınırlamaktan daha boşuna olamaz:

Bunu istemek gerekir ve geleceği istemek, her şeyden önce, geleceğin, geçmişle sınırlanmama ve bilinenin aşılması olma hakkını tamamıyla tanımaktır. Üzerinde ısrarla durduğu geleceğin geçmişe üstünlüğü ilkesiyle(1), Nietzsche, ölüm sözcüğü altında yaşamın ve tepki sözcüğü altında düşün lanet okuduğu şeye en yabancı olan insandır. Gerici bir faşistin veya başka bir gericinin fikirleriyle Nietzsche'ninkiler arasında bir farktan daha fazla bir şey vardır:

Kökten bir uyuşmazlık. Nietzsche, her hakka sahip gördüğü geleceği sınırlamayı reddetmekle birlikte, bu geleceği belirsiz ve çelişkili önermelerle çağrıştırmış, bu da aşırı karışıklıklara neden olmuştur:

"Dünyanın efendileri"nden söz ettiğini ileri sürerek, ona, seçimle ilgili politik terimlerle, ölçülebilir bazı eğilimler atfetmek boşunadır. Onun açısından burada söz konusu olan, olabilirliğin rastlantısal bir canlandırılıştır. Görkemli olmasını arzuladığımız bu egemen insanı, çelişkili olarak, kimi kez zengin ve kimi kez bir işçiden daha yoksul, kimi kez güçlü, kimi kez köşeye sıkıştırılmış biri olarak kafasında canlandırmıştır. Ona, kurallara karşı gelme hakkı tanıdığı gibi, ondan, her şeye katlanma erdemini istemiştir. Zaten onu genel olarak, iktidardaki insandan ayrı tutuyordu. Hiçbir şeyi sınırlandırmıyordu, bir olabilirlikler alanını yapabildiği kadar özgürce betimlemekle yetiniyordu.

Nietzscheciliği tanımlamak gerekirse, karşı çıkma hakkı veren doktrinin bu bölümüne takılıp kalmanın çok az ağırlığı olduğunu zannediyorum. Klasik ahlakın reddi, Marksizmin(2), Nietzscheciliğin ve Nasyonel Sosyalizmin ortak fikridir. Temel olan tek şey, yaşamın büyük haklarını olumlamasını sağlayan değerdir. Bu yargı ilkesi oluştuktan sonra, ırkçı değerlere mal edilen Nietzscheci değerler bütün olarak tam zıt konuma yerleşmektedir.

...- Nietzsche'nin ilk girişimi, entellektüel olarak tüm zamanların en üstün insanları olan Greklere duyduğu bir hayranlıkla başlamaktadır. Üçüncü Reich'da küçültülen kültürün amacı askeri güçken, Nietzsche'ye göre her şey kültüre bağımlıydı.



...- Nietzsche'nin yapıtının pek anlamlı özelliklerinden biri, diyonizyak değerlerin, yani sınırsız sarhoşluğun ve heyecanın yüceltilmesidir. Rosenberg'in "XX. Yüzyılın Miti" adlı yapıtında Diyonizos dininin Ari ırkla ilgisi olmadığını söylemesi rastlantı değildir!...


Hızla bastırılan eğilimlere rağmen, ırkçılık yalnızca askeri değerleri kabul ediyor: "Gençliğin kutsal tahtalar yerine stadyumlara gereksinimi vardır", diyordu Hitler.

...- Geçmişin gelecekle olan zıtlığından daha önce söz etmiştim. Nietzsche tuhaf bir şekilde kendini golarak gösteriyor. Kendisi bu adı vatansız varlığına bağlıyordu. Aslında vatan geçmişin içimizdeki payıdır ve Hitlercilik değer sistemini bunun üzerine, dar olarak yalnızca bunun inşa etmiştir. Hitlercilik yeni bir değer getirmemiştir.

Dünyaya Almanların basitliğini ilan eden Nietzsche'ye, hiçbir şey bunun kadar yabancı değildir.

...- Nasyonel Sosyalizmin Chamberlain'den önceki iki resmi habercisi de Nietzsche'nin çağdaşlarıydılar: Wagner ve Paul de Lagarde. Nietzsche takdir edildi ve propaganda tarafından öne çıkarıldı, ama Üçüncü Reich onu, diğer ikisine gerektiğinde yaptığının aksine, kendi bilginlerinden biri olarak değerlendirmedi. Nietzsche Wagner'in dostuydu, ama onun Fransız sevmez, Yahudi düşmanı şovenizminden tiksinerek ondan uzaklaştı. Pangermanist Pual de Lagarde'e gelince, bir metin bu konudaki kuşkuları yok ediyor. Nietzsche, Thédore Fritsch'e şöyle yazar: "Geçen ilkbaharda Paul de Lagarde adındaki bu duygusal ve kendini beğenmiş dikkafalının yapıtlarını okurken ne kadar güldüğümü bir bilseydiniz..."


...- Bugün, Yahudi karşıtı aptallığın Hitlerci ırkçılık için sahip olduğu anlama dayanıyoruz. Hitlercilikte Yahudi nefretinden daha temel hiçbir şey yoktur. Nietzsche'nin şu davranış kuralı buna karşı çıkıyor: "Irkların bu küstah üçkağıtçılığı içinde olan kimseyle görüşmeyin." Nietzsche, hiçbir şeyi Yahudi karşıtlarına olan nefreti kadar açık dile getirmemiştir.

Bu son nokta üzerinde durmalıyız. Nietzsche'nin Nazi pisliğinden temizlenmesi gerekir. Bunun için bazı komedileri ortaya koymalıyız. Bunlardan biri, filozofun bu son yıllara kadar yaşayan (1935'de öldü) öz kız kardeşinin işidir. Nietzsche düşmanı Bernard Foerster ile 1885 yılındaki evliliği nedeniyle erkek kardeşiyle doğan sorunları unutmamıştı.

Nietzsche'nin kız kardeşine, eşinin partisine olan ve tiksintisini ilettiği bir mektup yayınlamıştı. Oysa 2 Kasım 1933'te bayan Elisabeth Judas Foerster, Weimar'da, Nietzsche'nin öldüğü evde, Üçüncü Reich'in Führer'i Adolf Hitler'i kabul ediyordu. Bu görkemli ortamda, bu kadın Bernard Foerster'in bir metnini okuyarak ailenin düşmanlığını kanıtlıyordu!


4 Kasım 1933 tarihli "Temps" gazetesi şöyle yazıyordu.

"Şansölye Hitler, Essen'e gitmek için Weimar'ı terk etmeden önce ünlü filozofun kız kardeşi Bayan Elisabeth Foerster Nietzsche'yi ziyaret etti. Yaşlı kadın ona, kardeşine ait olan bir kılışlı bastonu hediye etti. Ona Nietzsche'nin arşivini gösterdi."


"Bay Hitler, Almanya'da Yahudi zihniyetinin yayılmasına karşı çıkan, Yahudi karşıtı eylemci doktor Foerster'in 1879'da Bismarck'a hitaben yazdığı makalenin okunmasını dinledi. Bay Hitler, elinde Nietzsche'nin bastonu ile alkışlar arasında kalalabalığın içinden geçti."

Nietzsche, 1887'de Yahudi-karşıtı Thédore Fritsch'e yazdığı küçümseyici mektubu şöyle bitiriyordu: "Ama son olarak, Zerdüşt adı Yahudi-karşıtı insanların ağzından çıktığı zaman ne hissetmemi isterdiniz?"


Nasyonal sosyalizm, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da gelişmeye baş­layan ve 1933'ten İkinci Dünya Savaşı'nm sonuna kadar iktidarda kalan otoriter bir si­yasal rejimdir. Sosyalizmin toplumsal ku­ralları ile ırkçılığı birleştirme iddiasında ol­duğu için bu adı alan "nasyonal sosya­lizmin bir diğer adı da "nazizm"dir. Nas­yonal sosyalizm, Alman ırkçılığı, Yahudi düşmanlığı, lider (führer)in mutlak ege­menliği, anti komünizm, savaşın yüceltil­mesi ve şiddet öğeleri üzerine kurulmuş­tur.

Nasyonal sosyalizmin ilkelerini belirle­yen ve iktidara gelmesi için mücadelesini yürüten Adolf Hitler'dir. Bu nedenle nasyo­nal sosyalist hareketin başarısı, Hiüer'in ki­şiliğine bağlı olarak dalgalanmalar göster­miştir. Hitler orta halli bir devlet memuru ailenin çocuğu olarak 1889 yılında Alman-ya-Avusturya sınırında küçük bir kasaba olan Braunauam Inn'de doğdu. Babası gibi memur olmak istemeyen Hitier, onbeş ya­şındayken ressamlık öğrenimi görmek üze­re Viyana'ya gitti. Viyana'da yoksul ve sı­kıntılı günler geçiren Hitler, ressamlık öğ­reniminden vazgeçerek mimarlık öğrenimi görmek istediyse de, eğitimini tamamlama imkanı bulamadı. Hiüer'in Viyana'da yaşa­dığı bu sıkıntılı günler Ve Almanların kendi ülkelerindeki onur kinci durumları, nasyo­nalist sosyalist ideolojinin gelişmesine kaynaklık etmiştir. Kendisi bir Alman olarak açlık ve yoksulluk çekerken, Alman olma­yanlar, özellikle de Yahudiler lüks ve bol­luk içinde yaşıyorlardı. Viyana gibi, Al­manları onurlandıran muhteşem şehirde, aşın zenginlik ve sefaletin bir arada yaşan­dığı, eşitsizlik ve haksızlıklar üzerine kuru­lu bir düzen hüküm sürüyordu. Bu durum­dan kurtulmanın yollarını arayan Hitler, Ön­celeri sosyalist ve sosyal demokrat düşün­celere ilgi duyarak işçi hareketlerine katıl­dı. Ne var ki, bu çevreler, Hiüer'in yürekten inandığı, vatan, millet, ahlak, hukuk ve din gibi kavramları, kapitalist düzenin ve bur­juva ideolijsinin öğelerinden sayarak inkar ediyorlardı. Ayrıca bu harekeüer, bilerek ya da bilmeyerek Yahudilerin amaçlarına hiz­met ediyordu. Çünkü Marksizm, bütün in­sanların Yahudilerin denetimine geçirilme­si için icad edilen bir ideolojiydi. Demokra­si ise sağladığı özgürlük ve hoşgörü orta­mıyla, Marksizmin gelişmesine yataklık eden bir üreme alanı görevi yapıyordu. Marksizmin kökünün kazınması ve Yahu-diler'in dünya egemenliğinin önlenebilme­si için, Alman Irkı'nın üstün değerleriyle donatılan, gerektiğinde sertlik ve şiddetten kaçınmayan bir siyasal hareket başlatılma­lıydı. Avusturya'daki mevcut partilerden, Pan Germanist Parti, kitlelerden çok burju­va sınıfına dayandığı ve ihtilalci olmadığı, Sosyal Hıristiyan Parti ise ırkçılıktan çok din kurallarına önem verdiği ve Yahudi düşmanlığı yapmadığı için böyle bir hare-keü başlatmaya uygun değildi. Hiüere göre Alman toplumunun sorunlarını ancak, sos­yalizmin toplumsal ilkeleri ile milliyetçiliği birleştiren, ama sınıf mücadelesini redde­den, güçlü bir liderin önderliğinde örgütle­nen nasyonal sosyalist hareketler çözümle­yebilirdi.

Hitler 1919'da Münih'e giderek yıllardan beri tasarladığı siyasal hareketi başlattı. Ha­reketin kısa sürede sesini duyurabilmesi için, geniş kitlelerin katılımını gerekli göre­rek, Alman İşçi Partisi'ne giren Hitler, mü­cadelesini orada başlattı. Kısa sürede parti içinde etkili bir konuma gelerek, partinin örgüt yapısını tamamen değiştiren Hitler, adını da Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Par­tisi olarak değiştirdi. Kendisine gamalı haç'ı sembol olarak seçen parti, yirmibeş il­keden oluşan bir program yayınladı. Nas­yonal sosyalistler ilk dönemlerinde daha çok komünistlere ve Yahudilere karşı yü­rüttükleri şiddet ve saldırı hareketleri ile dikkati çektiler. İktidarı kısa yoldan ele ge­çirebilmek için 1923'de Musolini'nin Roma yürüyüşüne benzer bir yürüyüş düzenledi­ler. Ama başarısız oldular, Hiüer kurmayla­rıyla birlikte tutuklanarak hapse gönderildi, partileri de kapatıldı. Hitler, mahkumiyet günlerini geçirdiği Landsberg Kalesi'nde hayatını, görüşlerini ve mücadelesini anlat­tığı Mein Kamp (Kavgam) adlı kitabını ka­leme aldı. Hapisten çıkınca daha güçlü ve düzenli bir mücadele yürüten naziler, 1933'de iktidara geldiler ve parti progra­mında yer alan düşüncelerini yürürlüğe koydular.

Nasyonal sosyalistlerin hareket noktası­nı oluşturan en temel kavram Alman ırkçılı­ğıdır. Irk kavramını biyolojik anlamıyla be­nimseyen nasyonal sosyalistlere göre, Dev­let adı verilen siyasal toplulukları, etnik ba­kımdan aynı ırka mensup olan insanlar oluşturur. Irklar insanlar arasında fiziki farklılık yaratmakla kalmaz, entellektüel ve manevi değerlere de kaynaklık eder. Bu de­ğerlerin yaratılmasına katkıları bakımdan üstün ırklar ile aşağı ırklar arasında eşitlik yoktur. Üstün ırkların kültür üretme ve uy­garlık kurma yeteneği vardır. Tüm uygar­lıkları üstün ırklar kurmuşlardır. Uygarlığın devam edebilmesi için, üstün ırkların ko­runması ve aşağı ırklarla birleşmelerinin engellenmesi gerekir. Irklar arasında yapı­lan derecelendirmenin en üstünde, ırkların en safı ve en fazla korunmuşu olan kuzey ar-yen ırkları, en altında da insanlığın ve uy­garlığın düşmanı olan Yahudiler yer alır. Kuzey aryen ırkları içerisinde en saf ve te­miz kalanı ise Almanlar'dır. Alman halkı führerinin önderliğinde ve ona tam bağlılık içerisinde kuzey aryen ırklarını koruyarak, aşağı ırklarla birleşip bozulmasını önleye­cektir. Almanya'da naziler iktidara gelince, çıkardıkları yasalarla, tüm resmi makamla­ra Alman kanı taşıdığını kabul ettikleri ken­di adamlarını getirdiler. Uygulanan şiddet ve yıldırma hareketleriyle, kamu kesiminde ve serbest meslek mensupları arasında yer alan komünistler ve Yahudiler temizlendi. Sadece Alman kanı taşıyanlara vatandaşlık hakkı tanındı. Alman kanı taşımak için ön­celeri en az iki kuşak ileriden Alman olma şartı aranırken, daha sonraki yıllarda aryen ırkının Özelliklerinin belirlenmesi konu­sunda fikir ayrılıkları ortaya çıkınca, bu uy­gulamadan vazgeçilerek, aryenlerin de di­ğer ırklarla karışabileceği kabul edildi. An­cak bu karışma çok sınırlı kalmıştı. Üstelik üstün ırk olduğu için, karışmada aryenler kendi özelliklerini koruyabilmişlerdi. Al­manlar içerisinde diğer ırklarla hiç karışma­mış olan sınırlı sayıda seçkinler de vardı. Bunlar, tanrının seçerek yarattığı saf ari ır­ka mensup olanlardı. Devleti yönetmek, saf ve üstün olan bu kimselerin hakkı olarak görülmüştür.

Nasyonal sosyalistlere göre, devleti oluşturan insanlar arasında aynı kanı taşı­manın verdiği yakınlaşmadan kaynaklanan bir topluluk (cemaat) ruhu vardır. Aynı ır­kın parçalarını oluşturan bu insanları bir araya toplayan şey, kişisel çıkarlar ve yasa­lardan çok, taşıdıkları kan bağıdır. Kişiler kendi yararlarına bir hak talebinde bulun­mazlar, ırkın çıkarlarını esas alan hukuki düzenlemelerin sağladığı imkanlarla yeti­nirler. Her türlü gelişmenin temel koşulu, ırkın yükselmesi ve korunması olduğun­dan, özel ve kişisel çıkarlara hizmet eden örgütlenmelere izin verilmez. Bu yönleriy­le nazizm ile İtalyan faşizmi arasında bir benzerlik kurulabilir. Ancak faşistler devle­ti yücelterek, onun üstünde bir kurum ve çı­kar tanımadıkları halde, naziler ırkı en yük­sek yere koymuşlar, devleti ise ırkın yük­seltilmesinin aracı olarak görmüşlerdir. Hiüer'e göre devlet "muhteva" değil "ka-lıp"tır. Muhteva ırktır, önemli olan muhte­vanın korunmasıdır. Kalıp ancak muhteva­yı koruduğu sürece değerli olacağından, devlet de ırkı koruduğu ve geliştirdiği süre­ce Önem taşır.

Nasyonal sosyalizmde siyasal iktidarın kaynağı, tek ve tartışmasız sahibi führer'dİr. Führer'in bu tekelci iktidarı, tüm devlet or­ganlarını ve onların faaliyetlerini kapsar. Halkın yolgöstericisi olan führer, bu misyo­nunu kendi kişiliğine bağlı olarak aslen ka­zanmıştır. Ona bu yetkileri bir başka kişi, ya da organ vermemiştir. Führer halkın ruhunu temsil eder. Bu nedenle ona uyanlar gerçek­te kendi iradelerine uymuş olurlar. Hitler bunu halka karşı yapmış olduğu konuşma­larda "ben hepinizdeyim, hepiniz bendesi­niz" diye ifade etmiştir. Führer, halkını di­lediği gibi yönetir. Gerekli gördüğünde hal­kın oyuna da başvurabilir. Ancak halkın oyuna başvurulması, führerin görüşlerinin halk tarafından benimsenmiş olmasından başka anlam taşımaz. Bu kuralın bir sonucu olarak parlamentonun bir yasayı görüşmesi de führenin iradesinin onaylanmasından başka bir şey değildir. Halkın, parlamento­nun ve diğer devlet organlarının führere karşı sadece yükümlülükleri vardır. Bu yü­kümlülük onun emirlerine itaat edilmesi ve iradesinin tartışmasız yerine getirilmesi şeklinde kendisini gösterir. Führer hem par­lamentoyu, hem de hükümeti denetleyen tek yetkilidir. Dolayısı ile parlamenter sis­temde olduğu gibi, parlamentonun hükü­meti siyasi yönden denetleme yetkisi bu­lunmamaktadır. Nasyonal sosyalizm, siya­sal hayatla pülüralizmi ve devlet organları­nın kuvvetler ayrılığı esasına göre örgütlen­mesini reddeder. Führer devletin, hüküme­tin, parlamentonun ve kamusal görevleri yöneten tüm kurum ve kuruluşların başı­dır.

Alman ırkının yüceltilmesi, Yahudilerin ve komünistlerin yok edilmesi düşünceleri savaşı ve şiddet hareketlerini ön plana çı­karmıştır. Nazilere göre savaş, milletlerin hayatını düzenleyen biyolojik bir zorunlu­luktur. İnsanlığın yüz karası olan aşağı ırk­lar savaşla yok edilir, üstün ırkların korun­ması ve gelişmesi savaşla sağlanır, uygar­lıklar savaşların verdiği dinamizm olmasa kurulamaz. Savaş halkın içindeki iktidar ve kudret duygusunu alevlendirir, genel çıkar­lar uğruna kişisel ve özel çıkarların terke-dilmesini öğretir. Alman ruhuna bağlı kuv­vetli bir dünya devletinin kurulması, Al­manya'nın düşmanlarıyla savaşarak onları yenmesine bağlıdır.

Hitlere göre, güçlünün rolü kendinden zayıflan yenerek denetimi altına almaktır. Kuvvetliler içinde bile üstünlüğü elinde tutacak olan en kuvvetliler­dir, öyleyse Almanlar her bakımdan en üs­tün olmalı ve tüm düşmanlarını yenerek bo­yunduruğu altına almalıdır. Hitier bu görüş­leriyle ırklar arasında doğal seleksiyonu ka­bul eden bir tür "Sosyal Darvinizm"i savun­muştur. Naziler iktidara geldiklerinde, Al­manların denetiminde bulunan mevcut top­rakların, halkın ihtiyacının karşılanmasına yetmiyeceğini, kalabalık nüfusları ile ülke­lerinin genişliği arasında bir ters orantı bu­lunduğunu öne sürerek, topraklarını geniş­letmek için komşu devletlere saldırdılar. Naziler bu saldırılarının Avrupa uygarlığı­nın Yahudilere ve komünistlere karşı ko­runmasına yönelik bir önlem olduğunu da öne sürmüşlerdir. Çünkü Yahudilere oldu­ğu kadar, komünizme de karşı olmuşlar, da­ha iktidara gelmeden önce sol hareketlere karşı şiddete başvurmuşlardır. Nazilerin ik­tidara geldiği yıllarda ileri derecede sanayi­leşmiş olan Almanya'da radikal sol hareket­ler oldukça güçlüydü.

Sosyal demokratlar bile biçimsel olarak Marksizmi benimsi­yorlar, ayrıca komünistler de oldukça etkili oluyorlardı. Komünistlere karşı acımasız bir mücadele yürüten naziler, iktidara gel­diklerinde sol örgütleri dağıttılar, komünist liderleri ve sol hareketlerin aktif üyelerini toplama kamplarına gönderdiler,Almanya'da nazı rejiminin kurulması beklenmedik bir anda, aniden ortaya çıkan bir olgu değildir. Alman toplumunun kültü­ründe, ırkın ve devletin önemini, ırkın ve devletin çıkarları uğruna güç ve şiddete başvurmanın meşruiyetini savunan düşün­celerin tarihsel kökleri vardır. Hegel'in mutlak düşünce kabul ettiği devlete duydu­ğu hayranlık, Herder ve Treitsche gibi dü­şünürlerin romantik milliyetçiliği, Alman felsefe ekollerinin benimsediği tarihselci yöntem, bu alanda önemli birikimler sağla­mıştır. Bu birikimlerin etkisiyle cermen ır­kının geleceği için yöneticilerine koşulsuz itaat eden, üniforma, yetki ve şiddetten hoş­lanan bir kitle oluşmuştur.

Almanların Bi­rinci Dünya Savaşı'nda yenilmeleri de Na­zilerin iktidarı için uygun olan psikolojik ortamı hazırlamıştır. 1871'de Bismark'ın Fransa'yı yenerek Alman imparatorluğumu ilan etmesinin üzerinden henüz yanm yüz­yıl geçmeden girdikleri savaşta büyük bir yenilgiye uğradılar. I919'da imzalanan Versay Andlaşması ile Almanlar sömürge­lerini ve topraklarından bir kısmını kaybet­mekle kalmayıp, savaşı başlatmakla suçla­narak tazminat ödemeye mahkum edildiler. Bu yenilgi Alman halkının onurunu tamir edilmez biçimde zedeledi. Üstelik 1929-30 yıllarında yaşanan büyük ekonomik kriz, savaşın henüz kapanmayan yaralarına yeni­lerini ekledi. Ortaya İlk çıktığı günden beri Versay Andlaşması'nın öcünün alınacağını söyleyen Hitler'in, ekonomik krizden çık­mak için önermiş olduğu çözümler de, o gü­nün koşullarında çekici geldi. Zaten Alman halkı kendisini içinde bulunduğu koşullar­dan kısa sürede çekip çıkaracak bir kurtarıcı arıyordu.

Tüm bu avantajları iyi değerlen­diren Naziler, 1932 seçimlerinde çoğunlu­ğu sağlayamamakla beraber, en fazla oyu aldıkları için hükümeti ele geçirdiler. 30 Ocak 1933'de Cumhurbaşkanı Hinden-burg, Hitlcr'i başbakan atadı. İktidara gelen Naziler kısa süre içerisinde tüm muhalefet partileri, sendikaları ve karşıt görüşleri sa­vunan toplumsal örgütleri kapattılar. Yahu­dileri ve radikal sol hareketlerin Önde ge­lenlerini ya öldürdüler, ya da toplama kamplarına gönderdiler. Yeniden güçlü Almanya'yi kurarak ari ırkın üstünlüklerini in­sanlığa gösterebilmek için, tüm komşuları­na savaş açtılar. Güçlü ve disiplinli ordula­rı, son model silahlarıyla güçlük çekmeden, neredeyse kıta Avrupası'nın tamamını kontrollerine aldılar. Ama karşılarında Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devlet­leri ve İngiltere'nin birleşik kuvvetlerini bu­lunca, savaşı başlatmakla doğru bir şey yapmadıklarını anladılar. Fakat dönülmez noktaya gelinmişti; ya yenecekler, ya da bu uğurda öleceklerdi. Sonuç bekledikleri gibi olmadı, savaşı kaybettiler. Dünyayı fethet­meye, Alman ırkının onurunu kurtarmaya çıkmışlardı. Ellerinde bulunanı da yolda yi­tirdiler, Almanya sadece harabe olmakla kalmayıp, ikiye bölünmekten de kurtula­madı.


Nasyonal Sosyalizm ya da Nazizm, Almanya'da Adolf Hitler tarafından kurulan yönetim sistemi ve siyasi bir akımdır. Temel felsefesi milliyetçilik, sosyalizm, ırkçılık, anti-semitizm ve popülizm üzerine kuruludur. Bunların yanını sıra antikomünizm ve antikapitalizm sunmaktadır. Nasyonal sosyalizm beyaz ırkın diğer ırklardan (siyah-melez) üstün olduğunu ve ırklar arasında varolup süregelen mücadelenin (ırksal kazanımlarını fark edip kullanabilirlerse) üstün olan beyaz ırkın kazanacağını savunur.


Nasyonal Sosyalizm doktrininin ilanı 1898'in Mayıs ayında, ilk teorisyeni Maurice Barrès tarafından yapıldı. Fransız Barrès, sosyalist bir milliyetçilik fikrini, yabancı egemen Almanya'ya karşı, seçmenleri kazanmak üzere yaydı ve sosyalizm'in "liberal bir zehir", ancak, nasyonal sosyalizmin, kollektif milliyetçiliğin gerçekleştirmenin aracı olduğunu açıklamıştı. Barrès'e göre, işçiler kendi uluslarından işverenlere karşı değil, yabancı işverene ve Yahudi sermayesine karşı mücadele etmeliydi.
"Nazi" Kelimesinin Kökeni

Nazi kelimesi, Adolf Hitler'in ideolojisini benimseyen kişi ya da kurumlara verilen genel adı ifade eder. Nazi Partisi'nin Almanca adı, NSDAP (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei) idi. Avusturya vatandaşı Adolf Hitler tarafından faaliyete geçirildi.
"Nazi" kelimesi, köken olarak "National" ve "Sozialismus" kelimelerinden meydana gelmekteydi. (Almanca: Nationalsozialismus)
Nazizm'in II. Dünya Savaşı'ndan Sonraki Durumu

İki dünya savaşı arasında ortaya çıkan bu ideoloji, bugün milletlerarası siyasi ve toplumda kabul görmemektedir. Bugün halen açık ve gizli eylemlerle faaliyetini çeşitli ülkelerde sürdürmeye çalışmaktadır. Bunlar arasında Almanlar'ın NPD ve Skinheads'leri (dazlaklar), İngiliz Skinheads ve holiganları yanında Amerika'da Ku Klux Klan üyeleri gibi daha birçok ufak tefek grup ve akımlar mevcuttur. Almanya başta olmak üzere birçok ülkede Nazi'lerin açıkça siyasi ve dernek çalışmaları sınırlandırılmış veya yasaklanmıştır.
Alman Nasyonal Sosyalizmi

1933'te Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nde örgütlenen Nasyonal Sosyalistler Weimar Cumhuriyeti'nin (Almanya) seçimlerini kazanıp hükümeti kurarak totaliter diktatörlüklerini ilan ettiler. Bu yeni Nazi devletinin adı III. Reich'ti ve 1945'e kadar devam etti. Büyük Alman devleti kurulmasına engel olduğu iddia edilen tüm insanlar (Yahudiler, sosyalistler, komünistler, çingeneler, eşcinseller ve başka rejim muhalifleri) ağır bir şekilde cezalandırılarak idam edildi. Daha sonra dünya bu idamları Soykırım (Genocide) olarak adlandırdı.
Alman Nasyonal Sosyalizmi Almanya'nın pek çok cephede birden zorlu bir savaşa girmesine ve bu savaşta ağır bir yenilgi almasına yol açmış, pek çok ülkeden milyonlarca insanın ölmesine sebep olmuştur.